Sydney’de terör

Aralık 16, 2014 1 yorum

Sabah büyük patronun attığı bir mail ile haberdar olduk olaylardan. Martin place’te bir durum var yakından izliyoruz, gelişmeler konusunda sizi haberdar edeceğiz diye yazmış.

Herkes mutfaktaki televizyonun başına üşüştü. İslamcı bir terörist Lindt cafe’de insanları rehin almış. Kanal 7 sürekli canlı yayında çünkü olay onların binasının hemen karşısında oluyor. Bu cafe’nin hedef seçilmesi de büyük ihtimal bu yüzden.

Olay bizim şirkete yürüyerek 5 dakikalık mesafede gerçekleşiyor. Güvenlik sebebiyle şirketin kapılarını kapadılar ve kimseyi dışarı bırakmadılar. Toplantılar iptal edildi, yollar polis tarafından kapatıldı, o bölgedeki tren istasyonu kapatıldı, opera binası kordona alındı, şehir bir anda hayalet şehre döndü. Saat öğleden sonra 2 yi gösterdiğinde şirkette neredeyse kimse kalmamıştı. Ben 4 gibi işten çıktığımda yollar sokaklar oldukça sakindi.

Ne kadar da abartıyorlar diye düşündüm silahlı bir kişinin yapabileceklerini. Biz Türkiye’de yıllardır binlerce kişinin hayatını kaybettiği terörle uğraşıyoruz. Reyhanlı, Güngören, anafartalar, kapalıçarşı ne bombalamalar gördük. 2003’te Levent HSBC bombalandığı zaman 4.Levent’te çalışıyordum, binamız deprem olmuş gibi sallanmıştı. Dakikalar sonra konsoloslukta patlayan bombanın sesini de duymuştum.

Sydney’de insanlar bizim kadar alışık değil terör olaylarına. Çoğu iş arkadaşım bunun gibi bir olay hatırlamadıklarını söylediler. Biz terörle büyüdüğümüz için farkında olmadan kanıksamışız bu tür olayları.

Konu hakkında yazma sebebime gelince, mutfakta tüm gün açık olan televizyonun sesi çalıştığım yere kadar geliyordu. Laf arasında Turkish kelimesini duyunca kalkıp ne olduğuna bir bakayım dedim. Meğer bundan önce Sydney’deki en büyük rehine olaylarından birini bir Türk gerçekleştirmiş. Diğer terör olaylarının da neredeyse yarısında Türkler mağdur olarak yer alıyor.

Hal böyle olunca millet olarak terörü ne kadar kanıksamış olduğumuza şaşmamak gerek.

Okumalık :

Reklamlar

The race that stops a nation

Kasım 5, 2014 3 yorum

Dün Melbourne Cup günüydü. Bu at yarışı Avustralya’da oldukça ciddiye alınıyor. Melbourne’ün bulunduğu Victoria eyaletinde yarışın olduğu gün resmi tatil ilan edilmiş durumda. Yarışı yerinde seyretmeye 100.000 kişinin gittiğini duydum. Milyonlar da televizyon başında seyrediyor.

Olan bitenden haberiniz yoksa bile sokakta gezerken özel bir gün yaşandığını anlayabilirsiniz. Bayanlar her zamankinden daha şık giyiniyor. Makyajlar saçın üzerine iliştirilen bir çiçek veya küçük bir şapka ile tamamlanıyor (Bknz : Melbourne cup hats).

Yarış 15:00’da başlıyor ve o esnada hayat öyle duruyor ki enteresan bir örneğine şahit olduk. Aynı gün 14:45’te oğlumuzun doktor randevusu vardı. Doktor odasından çıkıp “Kusura bakmayın. Sıra size geldi ama yarış da başlıyor. Önce yarışı seyredelim, sonra muayene ederiz” diyerek yarışı bekleme odasındaki hastalarla beraber seyretmiş.

Sydney’de olduğumuz için bize tatil yok. Zaten hayatımda hiç at yarışı da seyretmediğim için saatini bile not etmemiştim. İş yerindeki Belçikalı arkadaş Danny yarışı seyretmeye gelmiyor musun ? diye sorunca uyandım.

Danny de yarıştan anlamıyor ama şirket içi hazırlanan bahis biletlerine tüm bozuk paralarını yatırmış. Rastgele seçtiği atlar ilk üçe girerse kazanmış olacak.

Şirketin en üst katındaki aktivite salonuna çıktık. Dev ekranda atların start noktasına getirilişi gösteriliyor. Kokteyl ortamı hazırlanmış. Çoğunluk da yarıştan çok alkol ve sohbet için gelmiş anlaşılan.

Onca hazırlığın yapıldığı yarış topu topu 2 dakika sürdü ve Danny bahsi kaybetti. Bizim yönetici John kazandı (para parayı çekiyor) ki $10 koyup $130 geri almış. Bir kahve ısmarla bari ısrarlarımıza da iyi göğüs gerdi (kendisi İskoç asıllı)

Seneye bir yerden tüyo alıp en azından şirket bahsine katılmam lazım. Bu konuda yardımlarınızı bekliyorum.

Çoğu kişinin bahsi yattı çünkü favori at sonuncu geldi ve malesef yarıştan bir süre sonra yere yığılıp hayatını kaybetti. Başka bir at da yarış sonrası bir seyircinin salladığı bayraktan ürkünce ayağını sakatladı. Onu da uyutmak zorunda kaldılar.

Hayvan hakları savunucuları atların limitleri üzerinde zorlandıkları için bu tür olayların yaşandığı ve yarışların yasaklanması gerektiği konusunda açıklamalar yaptılar. Ancak yarışı tutkuyla seyreden kalabalığa bakılırsa azınlıkta kaldıklarını anlamak zor değil.

Akşam pazarı

Ekim 25, 2014 2 yorum

Buradaki insanların mantalitesi beni şaşırtmaya devam ediyor.

Bu hafta mahallemizin katı atık toplama zamanı. Nature Strip başlıklı yazıda bu konuya değinmiştim.

Bugün eve dönerken yeşil alana bırakılmış 2 tane mikrodalga fırın bulduk. Neredeyse hiç kullanılmamışlar, henüz çıkartmaları üzerinde duruyor.

Çalışmıyorsa geri getirip bırakırız düşüncesiyle gözümüze kestirdiğimiz bir tanesini eve getirdik. Tıkır tıkır çalışıyor. Mutfak dolabına da cuk oturdu.

Hızımızı alamadık bir bebek arabası bir de alışveriş arabası (Tekerlekli pazar sepeti gibi bir şey burada çok kullanılıyor) getirdik. Yarın da diğer eksikler için tekrar yeşil alana uğramayı düşünüyoruz.

Sadece acil ihtiyaçlarınız için para vermek en mantıklısı. Diğerleri için tek kuruş harcamadan evinizi dizebilirsiniz.

Mikrodalga

Mikrodalga

Güncelleme : Şu ana kadar para vermeden sağdan soldan topladığımız eşyaların envanterini yaptım da bir çok eşya biriktirmişiz bu yolla.

  • Bebek karyolası + yaylı yatak
  • Alt değiştirme masası
  • Kahve sehpası
  • Çamaşır askısı (Bunu geri atacağım evde kurutma makinası varken gereksiz oldu)
  • Mikrodalga fırın
  • Bebek arabası
  • Baston puset
  • Alışveriş arabası (bizimkinin eskiyen parçalarını değiştirmek için yedek parça olarak kullanacağız)
  • 30 metre hortum (almamak için ısrar ettim ama hanım halı yıkamak için lazım diyor)
  • Yangın söndürücü
  • Vantilatör
  • Elektrikli radyatör
  • 3 saksı içinde bitki
  • 3 büyük boş saksı
  • 2 küçük elektrikli ısıtıcı
  • Elektrik süpürgesi
  • Takım elbise (Bana büyük geldiği için Vinnies’e bağışladık)
  • Envai çeşit kitap
  • Elektrikli vidalama/matkap cihazı
  • Alet kutusu ve aletler
  • Kap kacak mutfak aletleri

Sağlık sistemi

Eylül 24, 2014 2 yorum

Geçen hafta Hintli iş arkadaşımız bir gün işe gelmedi. Yakın bir tanıdıklarını kaybetmişler, cenazesine katılmış.

Merhume bir takım şikayetlerle Sydney’de doktora gidiyor. İlaç yazıp gönderiyorlar. Sonrasında bir düğüne katılmak için Hindistan’a gittiğinde durumu kötüleşiyor. Gittiği ilk doktor pankreas kanseri teşhisi koyuyor. 3 ay sonra da hayatını kaybediyor.

Burada ortalama yaşam süresi Türkiye’ye göre yüksek ama kesinlikle sağlık sisteminden dolayı değil. Genetik, yaşam tarzı veya çevresel faktörlerden dolayı olsa gerek.  Ne hastaneler ne de doktorlar Türkiye’den iyi. Hintli doktorlara daha çok güvenirim.

Avustralya’da iyi olan tek şey sağlık sisteminin (şimdilik) ücretsiz olması sebebiyle toplumun geneli tarafından ulaşılabilir olması. Tabi uzun süreler beklemeyi göze almanız gerekiyor. Geçen hafta ufak bir rahatsızlık için gittiğim klinikte 90 dk. sıra beklemek zorunda kaldım. Kayıt olurken bekleyen 26 hasta, görev başında 2 doktor var şeklinde bilgi veriyorlar. Ne kadar bekleyeceğiniz sıranın ilerleme hızına bağlı.

Ancak emin olun burada sıralar hızlı yürümez. Banka şubesi, klinik, hastane neresi olursa olsun sağlam sıra beklersiniz. Ama sıranız gelince de görevlinin vaktini istediğiniz hizmeti alana kadar kullanabilirsiniz. Arkanızda 20 kişi beklerken görevli ile havadan sudan sohbet edebilirsiniz. Doktora aklınızdaki tüm soruları sorabilirsiniz. Görevliler işini aceleye getirmez ve sıra baskısı hissetmez, siz daha fazla hissedersiniz.

En iyisi kendinize iyi bakıp hastalanmamak veya hastalanırsanız süpermarketlerdeki ilaç reyonuna uğrayıp en çok TV reklamı veren ilaç ile kendi tedavinizi uygulamak !

Rüzgar festivali

Eylül 23, 2014 1 yorum

9 gün bayram tatili esnasında hiç İstanbul’da kaldınız mı ? Kalabalık gördüğünüz yolları,sokakları bomboş görünce yaşanan şaşkınlık zamanla kendini trafiksiz seyahat etmenin mutluluğuna bırakır.

Avustralyanın en kalabalık şehri Sydney’de yaşamak işte böyle bir his. Evden her çıkışta insanlar nereye gitti şaşkınlığı yaşıyorum. Daha küçük şehirleri düşünemiyorum bile.

Kalabalık ararsanız mutlaka şehir merkezine gitmek gerekiyor. Hafta içi hemen herkes çalışmak için şehre gelir ancak haftasonları çoğunluk vaktini banliyösünde geçirdiği için nüfus şehre yayılmış ve metrekare başına düşen insan sayısı iyice azalmış oluyor.

Sydney’de ağaçlar yeşillenip havalar iyice ısınmaya başladı. Her haftasonu yaklaştığında bu hafta nereye gidelim telaşı ile internette araştırmalara başlıyoruz. Geçen hafta hedefimizi Bondi plajındaki rüzgar festivali olarak belirledik. Ancak fark ettik ki buraya ulaşmak pek de kolay değil. Güneşi gören herkes aynı gün plaj sezonunu açmayı tercih etmiş.

Vardığımızda plajdan şehre dönüş için otobüs kuyrukları 100 metreyi aşmıştı. Gelmek ayrı dönmek ayrı sıkıntı.

Plaj ve deniz kültürünün burada ayrı bir yeri var. Tehlikeli olmasına rağmen kimse yüzmekten vazgeçmiyor. Geçen hafta sahilden 15 metre uzakta yüzen bir adamı köpekbalığı götürdü. Olay esnasında kıyıda olan eşinin “köpekbalığının olayı bu. Balığı da suçlayamam” açıklaması medya tarafından ihtiyatla karşılandı.

Sonuçta gittik döndük ama neredeyse 7 saatimiz yolda geçti. Baharda böyleyse yazın Bondi bize göre değil. Su biraz daha ısınınca ilk hedefimiz daha sakin olan kuzey plajları !

Dünya küçük

Ağustos 30, 2014 1 yorum

Amerikalı Ron’un evinde biralarımızı içerken düşündüm de buradaki biralar gibi dünya da küçük.

Türkiye’de standard bira boyutu 500ml iken Avustralya’da 330ml. Türkiye’de kutu meşrubat 330ml iken burada 375ml. Burası dünyanın öteki ucu ya her şey farklı olmak zorunda.

Ron arkadaşım değil. Hiro adlı bir Japon’u bekliyoruz. Burada man and a van adlı bir kavram var. Taşıma şirketleri pahalı olduğu için kendi kamyonetleri ile eşya taşıyan bu insanlar saati 40-70 dolar arası bir para kazanıyorlar. Hiro zamanında gelmeyince sohbetimiz mecburen uzuyor. Neyse ki Ron’un buzdolabında stok sağlam.

The Economist 2014 en yaşanabilir şehirler sıralamasında yakın zaman önce yayınlandı. Avustralya ve Kanada ilk 10’un içinde 7 şehirle yine listeyi domine ediyor.

Bu şehirlerin ortak bir noktası var. Hayat fena halde sıkıcıdır. Haber sıkıntısı olduğundan televizyonlar genelde yurtdışı gelişmeleri yayınlar. Ufak haberler bile medyada yer bulur. Geçen hafta yerel gazetede okuduğum bir haber aynen şöyle.

Elinde şemsiye ve yumurta ile restorana girmeye çalışan bir kişi görevlinin şemsiyeyi kapıda bırakması ikazı üzerine yumurtayı yere atarak kaçmıştır. Olay hakkında bilgisi olanların şu numaradan polisle irtibata geçmesi gerekmektedir …

Yaşanabilir şehirler listesi her yayınlandığında Amerikalılar burun kıvırır. Burası dünyanın en büyük ülkesi, nasıl hiç bir şehrimiz sıralamaya giremez şeklinde tartışmalar başlar internette.

Amerika ile Avustralya arasında tuhaf bir bağ var. Avustralya küçük kardeş olarak Amerika ne yapsa sorgulamadan peşinden gidiyor. 2. dünya savaşında Japonlar Avustralya’nın kuzeyindeki Darwin’i bombaladıklarında İngiltere kendi sorunları ile meşgul olduğu için Avustralya’yı gözden çıkarmak zorunda kalmış. Japonları durdurmayı amaçlayan Amerika Avustralya’yı kurtarınca müttefik ilişkisi derinleşmiş.

Aynı dili konuşan iki ülkenin birbirine yakın durması kaçınılmaz. İşyerinde izne çıkanlar arasında Amerika’ya tatile gidenler çoğunlukta. Ancak çoğunluk oraya yerleşmeyi düşünmüyor bile. Genel kanı Amerikan iş hayatının aşırı ciddi ve sıkıcı olduğu yönünde.

Ron daha çok Amerikalıların bağnazlıklarından şikayetçi. Yurtdışında hayatı da merak ettikleri için Kasım ayında Sydney’e yerleşmişler ama ailevi sebeplerden dolayı Ağustos ayında her şeyi satıp geri dönmeye karar vermişler.

Sydney’de müthiş bir insan sirkülasyonu var. Buraya taşınmayı düşünüyorsanız ev eşyalarınızı getirmeyi hiç düşünmeyin derim. Nakliye için yapacağınız masrafa burada çok az kullanılmış ev eşyaları satın alabilirsiniz. Başka ülkelere ya da eyaletlere taşınan insanlar genelde ev eşyalarını yok pahasına satılığa çıkarıyorlar. Hatta bizim ücret ödemeden aldığımız eşyalar bile oldu.

Hiro geldiği zaman Ron hemen tanıyor. Dün sattığı kanepeyi de Hiro taşımış. Koca şehirde, yüzlerce taşımacı arasında tesadüfen aynı kişiyi bulmuşum. Amatör çocuk ama güzel çalıştı doğrusu. Gözümdeki çalışkan ve dürüst Japon imajını pekiştirdi.

Malesef Japon arkadaşımız ve komşumuz Tomoyo da sirkülasyondan nasbini aldı. Yeni Zellandalı eşi Simon ülkesinden iş teklifi alınca Sydney’den ayrılmaya karar verdiler. Tek komşumuzu da kaybetmek kötü oldu doğrusu.

Ancak yeni komşular da ediniyoruz yavaş yavaş. Sağ komşumuz İtalyan asıllı, sol komşumuz Fransız bir göçmen ki eşi Kamboçyalı ancak Fransa doğumlu. Haftaya bize çaya gelecekler.

Dünya küçük. Bakalım biz ne zaman eşyalarımızı satıp başka bir şehre doğru yola çıkacağız.

Sefer tası

Ağustos 12, 2014 5 yorum

Günlükte 50 postayı devirmenin verdiği rahatlıkla bir güzel izin verdim kendime. Sık yazmayınca fikirler havada uçuşacak her geri dönüşümde. Artık ne, nasıl yapılır gibi bilgi veren yazılar yazmıyorum. Avustralya’ya kadar geldiyseniz elektrik, su bağlatmak için de buraya bakmayacaksınız ya.

Siz hiç Avustralya’ya göç eden diğer insanların bloglarını okudunuz mu ? Ben gelmeden önce çok okudum. Çoğunluk bir heyecan ile yazar, bir süre sonra yazmaz olur. Çünkü insan bir rutinden çıkıp diğerinin parçası olunca yazacak konular tükenmeye başlar. Üstelik buranın halkı tembeldir. Yazın plaja gitmek ile blog yazmak seçenekleri arasında haksız bir rekabet var.

Hadi başlayalım…

İnanılmaz ama yurt dışında doğan, anne ve babasının oturum izni olan bir bebek için vize işlemleri 12-14 ay arası sürüyor. Yeni doğan bir çocuk için adli sicil araştırması yaptıklarını farz edemeyeceğimize göre bu süre memurların plajdan dönmesini beklemekle geçiyor. 101 nolu çocuk vizesinin maliyeti $4150.

Bir tembele rastlayan her iş sürünüyor. Satın aldığım yatak 2 tane karton kutu içinde gönderildi. Ancak birinci kutuda queen ikinci kutuda double yatağa ait parçalar gönderilmiş. Yatak dikdörtgen yerine trapezoid şeklini alınca durumu fark ettim. 3 gün sonra gelen servis elemanı doğru parçaları getirip bu sefer eski tüm parçaları götürdü. Sonraki gelişte yanlışlıkla götürdüğü parçaları geri getirmek için sabah 6:30 da zili çalıp evde bulamadım deyip geri döndü. Tekrar geldiği zaman 4 parçayı eksik getirdiğini fark etti. Kalan 4 parça için 4 kere telefon edildi, merkeze şikayet maili atıldı. Kalan parçalar posta ile gönderildi. Yatak bir türlü birleşmediği için 3 hafta yerde yatıldı. Birleşmeyen mobilyaların maliyeti $3000.

Internet bağlantımız 20 günde sağlanabildi. Bir arkadaşım 2 ayda bağlananlar var sen şanslısın yorumunda bulundu. Bu süre içinde biri Telstra’dan, biri TPG’den iki teknisyen problemi çözmeye çalıştı. Çalışmalar bana fatura edildi. Ortada daha internet yok iken kredi kartımdan çekilen toplam masraf $180.

Melbourne’e ilk geldiğim gece yolların, sokakların karanlığına şaşırmıştım. Hava karardıktan sonra eve döndüğüm zamanlar cep telefonunun ışığı ile yürümek zorunda kalıyordum. Sokak tabelalarını göremeyip yanlış yola girdiğim çok oldu. Gece karanlığında hamam böcekleri dışarı çıkmaya başlıyor. Bazen kaldırımda yürürken cep telefonu ışığında kaçışmaya başlıyorlar.
Arka balkonumuz eşcinsel bir çiftin bahçesine bakıyor. Evlerinde perde olmadığı için ister istemez görüyoruz her yaptıklarını. Heteroseksüel çiftlerden çok daha hareketli bir aşk hayatları var. Oysa ışıklarını söndürseler en azından elektrik masrafından tasarruf ederler. 3 aylık elektrik faturası $600.

Şehrin tek tramvay hattına yakın oturuyorum. Şehir küçük. Her gün gördüğüm yolcuları ezberledim neredeyse. Oduncu gömlekli metalci abi her zaman güneş gözlüğü takıyor. Nerede olursanız olun sanki size bakıyor gibi bir duruşu var. Gömlek K-Mart’ta $20. Lillyfield’dan binen kokoş abla yanlışlıkla toplu taşımaya binmiş gibi duruyor. Ayakta kalırsa yan gözle boş yer var mı diye sürekli etrafı süzüyor. Sarışın biletçi çocuk tramvayın neşe kaynağı. Hep yüksek sesle konuşup, yolculara takılmadan edemiyor. Part time çalışıyor galiba ki sadece sabahları görüyorum. Hostes misali giyinen abla sadece hafta sonları görev başında. İlk gördüğümde yeni biletçi konsepti deniyorlar sanmıştım. Tek yön gidiş dönüş $6.40 ama haftalık bilet alırsanız maliyet $23.

Tatile çıkan insanlar evlerini olmadıkları süre için kiraya veriyorlar. Siz yokken evinizde başkası kalıyor, boş eve kira ödememiş oluyorsunuz. Günlük kira artı fatura gideriyle birçok ülkede 5 yıldızlı otelde kalabilirsiniz. 2+1 ev için günlük kira giderimiz $100.

Sydney dünyanın emlak fiyatları en yüksek şehirlerinden. Buna rağmen geçen hafta satışa çıkan evlerin %83’ü aynı gün satılmış. Mütevazi bir ev satın alırsam 30 yıl boyunca bankaya ödemem gereken para haftada $1373.

Bulunduğumuz inner west bölgesinde çoğu kreşte sıra var. Bazılarında sıra 3 yılı buluyor. Hamile olduğunuzu öğrenince kreş sırasına yazılıyorsunuz, çocuk 2 yaşına gelince sıra geliyor. Ortalama kreş maliyeti günlük $103.

Devlet her gün sosyal yardım olarak ortalama $400 milyon, yılda $90 milyar dağıtıyor. Bu pastadan bizim banka hesabına düşen günde $10.

İşyerleri yemek vermediği için çoğu kişi evden yemek getiriyor. Türkiye’de klavyeleri ters çevirip sallayınca genelde masa başında yenen simitlerin susamları düşer. Burada ekseriyetle pirinç ve salata artıkları düşüyor. Öğle yemeğini dışarıda yemenin ortalama maliyeti haftada 65$.

Mecburi masraflardan kısmanın yolu yok. Bu gidişle sefer tasına devam.

Town Hall'dan havalimanina (trenle 10 dk) gidiş dönüş bileti $31.40. Bu da mı gol değil Sydney ?

Town Hall’dan havalimanina (trenle 10 dk) gidiş dönüş bileti $31.40. Bu da mı gol değil Sydney ?